12/4/2008 - hayata dair
 HAYATA DAİR…
Terk etmedi sevdan beni Aç kaldım, Susuz Kaldım, Hain ve karanlıktı gece, Can garip, can suskun, can paramparça… A.A. Soğuk bir gündü. Karanlık erkenden bastırmıştı şehrin üstüne. İnsanlar evlerindeydiler, kimisi kitap okuyordur kimisi televizyon izliyordur, kimisi kavga ediyordur eşiyle. Kimisi sevgilisiyledir ve ya konuşuyordur telefonda. Kim bilir belki kimisi hayal kuruyordur, birilerinin yanında olmayı ve ya daha mutlu bir hayatı… Her gün ki işlerdi bunlar. Gündüzün karma karışık sonuçlarıydı yaşananlar geceleyin bir başka oluyordu insan, daha bir korkak, daha bir mutsuz, daha bir vahşi… Şimdi çocuklar erkenden Uyutulmuşlardır annelerinin sıcak sesinden duydukları masallar koparır çocukları bu diyardan. Şimdi karanlık bir kez daha artarak yok etmek üzeredir sevgiyi umudu hasreti… Soğuk ve puslu bir geceydi, yürüyordum. Beni yürüten neydi? Gecenin avuçlarında kaybolmuştum. Karanlık bir koridordu burası, ben gibiydi her yer, sessiz ve kimsesiz… Daha da ötesiydi. Kaybolmuştum, nasıl mıydı? Kim bilir… Gece gündüzü, gündüz de geceyi yeniyordu. Oysaki birbirine muhtaç, birbirine aç iki sevdaydılar. Açtılar, susuzdular. Bir öbürü olur öbürü öteki. Yan yana gelemez yok olurlardı. Birbirlerini çok seviyorlardı aslında. Birbirini tamamlıyorlardı. Belki de farkındaydılar aşksız sevgisiz olunamayacağını. Tünelin içindeydim. Mezar kadar sessiz, dar ve boğucu… Koridorun ortalarında bir ışık yanıyordu. Eski bir lamba ışığı. Garip şekilleri aydınlatıyordu. Oynaşan meleklerin parlaklığı vardı, sessiz çabuklukta hareket ediyorlardı şekiller. Evet, burada, bu yer altı tünelinin tam ortasında eski bir lamba ışığında karanlıkta boğuşan neydi? Adeta ışığa tapıyordu iki koca el. Karanlığa meydan okurcasına yalvarıyordu. İlerledim. Hareketimle beraber her şey inanılmaz bir hızla yok oldu. Koyu bir karanlığın içinde sade bir lamba ışığı vardı. Ben ve ışık yaklaştık birbirimize. İnanılmaz bir aydınlıkta sarhoş gibiydi ışık. Açmıştı karanlık bağrını. İçini açmıştı bana ve kocaman harflerle şu cümleyi gururla gösterdi bana: “SENİ ÖLESİYE SEVİYORUM.” Kirli, donuk ve soğuk bir duvarın üstüne yazılmıştı yazı, tepesinde sıcak ve her rengin karışımını yansıtan renk cümbüşü ve ben vardım. Başka hiçbir şey yoktu, başka hiç kimse yoktu. Etrafıma bakındım, ama karanlıktan başka hiçbir şey göremiyordum. Yazıyı tekrar tekrar okudum, tam da yazan kişinin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırken olanca hızıyla bir tren geçti üstten. Korkmuştum. İnce sesiyle korkutmuştu güzelim kuşları. Kim bilir nereden gelir nereye giderdi. Kimileri birbirine kavuşturur, kimileri birbirinden uzaklaştırıyordur. Kim bilir belki de yük treniydi. Ama tek yapabildiğim olanları anlamak yerine korkmak olmuştu. Uyandım, köşeyi dönen karanlık bir insan silueti gördüm. Demek ki yalnız değildim. Korkum iliklerime kadar inmek üzereydi. Hızla yürümeye devam ettim. Merdivenleri var gücümle çıkmaya çalıştım. Dar ve uzun istasyonda tren çoktan uçup gitmişti. Her yanım sessizlik ve merak içindeydi. Hayal mi görmüştüm diye düşünürken, hayır! Koca bir çınarın altın yine aynı gölgeyi gördüm. Küçük radyosu başında oturmuştu… Ve kendi kendine konuşuyordu. Duyamıyordum, yaklaştım. - Rahatsız etmiyorum ya? - Hiçbir şey ve hiç kimse rahatsız edemez artı beni. Anlayacağın yolun sonundayım ve yeni bir başlangıç yapacağım. Yeni bir sayfa açacağım kalbimde, bedenimde. - Nasıl yapacaksın bunu? - Bu dünya bana göre değil, artık beni kabul etmiyor. Sorarım sana. İsteklerimizi elde edemedikten sonra yaşamanın bir anlamı var mı, var mı söyle bana? Yine korkmuştum. Sesi çok sertti. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ama aynı merakla sormaya devam ettim. - Ne gibi istekler bunlar? - Sevgi, aşk, mutluluk. Aniden kendimi aslında kurtarılmaya muhtaç ama kurtarmaya meyilli biri olarak görmeye başlamıştım. Ve daha çok düşünmeye başladım. Yordum kendimi biraz olsun. Belki, belki bir derman bulurum bu gencecik yüreğe. Yanına çömeldim, yüzünü daha net görmeye başladım. Mağrur bir o kadarda kesin gözlerle bana bakıyordu. - Daha çok gençsin. Hepsi olur. Hem ailen, dostların, kimsen yok mu? - Söyledim ya hiç kimsem yok!!! - O – hariç. – O – da olmayınca ben de, ben de yok olmalıyım!!! Gitmeliyim bu diyardan. Geceydi. Soğuktu ve yalnızdık. Geceydi gözleri, geceydi ellei. Var ile yok arasındaydı. Gökyüzü yok olmak üzereydi. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatiydi. Bir şeylerin yok olacağı bir anda, ne demem gerekiyordu. Sustum. Bir kuşun ötüşünü işittim. Aklıma parıltılı güzelliğinde o yazı geldi. - O da SENİ SEVİYOR MU? - Başlangıçta evet, ancak daha sonra bir hata yaptım ve affedemiyorum artık kendimi. Bitti. Havada konuşamamanın ve görememenin kahrolası hüznü vardı. Bitti. Uzanamadım, yapamadım. Koyu karanlıkta şimşek gibi parlayışla patladı silah. Hata yapılması imkânsız bir randevuydu bu. Sevgi ve hata ile dolu bir kalbin son kez çarpmasıydı. Ayrıldım. Karanlık ve soğuktu gece. Hedefini bulmuştu yine gece… E.ÇELİK
|